Monthly Archives: March, 2013

Dünyada, Başbakanı Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkanı gibi çalışan ikinci bir ülke daha yoktur!

1980 GENERALLERİNİN “HER KÖYE BİR CAMİ” SLOGANININ YANKILARI ÇAMLICA TEPELERİNE VE TAKSİM’E DAYANDI.

R.T. Erdoğan:”…Çamlıca Tepesi’nde televizyon vericisinin hemen yanındaki alana İstanbul’un her yerinden gözükecek şekilde dizayn edilecek dev bir camii yapılacaktır. İnşaat çalışmaları,  iki ay içinde başlayacaktır. Üsküdar’ın camlarında artık farklı yansımalar olacak.”

Dünyada, Başbakanı Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkanı gibi çalışan ikinci bir ülke daha yoktur!

Minare fabrikası AKP iktidarının temelleri 1980 lerde atıldı. Generaller, bir ellerinde kamçı, diğer ellerinde İslamcılığın minaresi ile etrafa dehşet sallıyorlardı. Kenan evren, her köye bir cami, her Türk’e bir imam sloganı ile terör estiriyordu. İslam’ın kara lekesi Diyanet ve diğe envay çeşit tarikat cemaat şürekası onu, şehir kasaba anahtarlarını vererek selamlıyordu. Askerlerin desteğinde her tarafa binlerce cami, imam hatip, Kuran okulları kurularak, Rabıta ve diğer İslamist locaların da desteği ile mezhep ve cemaatlerin kadrolaşmasına süreklilik kazandırıldı. 1990 yıllarından itibaren bütçenin büyük payı bu İslamizasyon ve Mehmetçiğin kirli savaşına aktarılarak bugüne gelindi. Zorunlu din dersi uygulaması Askeri çetelerce sağlandı, İslamcılığın devlet eliyle desteklendiği, Cemaat ve tarikatların ekonomik alanda büyüdüğü, holdingleştiği bu dönem AKP iktidarının öncüllü oldu.
Orta Çağ Müslümanları baktıkları her yerde görünmez bir düzenin aşikâr işaretlerini görmüştür. Osmanlı halifeliği onlar için dünyadaki kutsal birliği temsil eder. İslam geleneğinde akıncının kılıcı, caminin yüksek minaresi gerçeği simgeler ve buna benzer sembolik ilişkilendirmeler sürer gider. Orta Çağ dinî düşüncesinin bu türden yüksek minareler ve oradan yapılan ezan okumalarla sağlanan sistemli propoganda yoluyla korku ve kasvetin sürekli tekrarlanmasının sağlanması temelinde piskolojik hakimiyetini kurduğu gerçeği, başta AKP olmak üzere Türk islam sentezini savunan güçlere ilham vermeye devam ediyor. Korkunun varlığını sorgulamak bile gereksiz: Bunu görmek için camiler yoluyla sağlanan ürkütücü marşlara bakmak yeter. Erdoğan camisi- Çamlıca camisi- 30 000 kişilik bir kitlenin piskolojik şekillenmesini sağlayacak, bu Himler’in beyin yıkama yerleşkelerinin tümünden daha büyük olacaktır.
Karanlık Osmanlı Tarihinin sayfalarını dolduran fetihlerin elebaşıları, büyük camiler kuran padişahlar egemenlik sistemlerinin zincirinde ana halka olarak dini kullanmış, köleciliğin, tefeciliğin, sistemli işkencenin, insan kırımcılığın, yağmacılığın ideolojisi olarak da savaşı meşrulaştıran İslam dinini seçmişlerdir.
İşte Erdoğan’ın sözleri; ”Avrupa yakasında bir Süleymaniye var, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri Şehzadebaşı Camii var. Bir diğer tarafta Sultanahmet ve Fatih camileri var. Fakat bu yakada böyle bir cuma camisi, bir selatin cami mevcut değildi. Arzu ettik ki, bu yakada da birkaç tane selatin cami, cuma camisi olması lazım. Bu kararı verdik…” İstanbul’un Anadolu yakasında, Avrupa yakasında olduğu gibi sultanlara layık bir “Selatin” cami yok, onun için İstanbul’un her yerinden rahatça görülen Büyük Çamlıca Tepesi’ne bir Selatin Camii yaptırayım. Nasıl olsa 2014 yılında Türkiye’nin yeni sultanı olacağım. İnşallah bu cami 2014 yılında biter ve biiznillah sultan olarak ilk cuma namazını da orada kılarım. Hatta kim bilir belki de cuma namazını bizzat kıldırırım. Tıpkı Fatih Sultan Mehmet gibi.
Osmanlı padişahlık sistemine yaklaşmaya, başkanlık sistemi ile adım atmaya çalışan R.T. Erdoğan, Taksim ve Çamlıca’da geriye kalan son yeşil alanları da Müslüman betonuna dönüştürmede kararlı görünüyor. “Türk Millî İslamı” hattında ilerleyen AKP “islamcı devlet” kurma sürecinde, Ortadoğu ve Afrıka’ da devletlerin hem dinin sağladığı meşrûiyete, hem de gerginlik stratejisinin bir unsuru olarak İslâmcılığa gerek duyduklarını gerçeğinden hareketle, dünya düzeyindeki hâkimiyet ilişkilerinin ve özellikle de petrol alanlarına hakimiyet kurma alanında İslâm’ın oynadığı rolün önemini görüyor ve stratejisini ona göre uyarlıyor. Bu, sembolik düzeyde “ümmet”in mazlum konumunda olduğu izlenimini uyandırırken, – Erdoğan herzaman ki gibi mağdur rolünü oynamaya devam ediyor- Türkiye’de İslâmın ve İslâmcılığın “millileşmesi”ni, devletleşmesini, askerileştirlmesini de hızlandırmaktadır. 1980 lerde Kemaliz’mi İslam’a entegre etmeye çalışan cuntaya rağmen başgösteren yetersizlik, inşâ halindeki milli Türk islam devleti “milliyetçiliği” dinle meşrûlaştırmaya, dini millî kimliğin bir parçası olarak kabul etmeye, söylem ve pratiklerine dahil etmeye hız vermek için, Türkiye’de islamın baş locası kabul edilen Nakşıbendicilerin diğer sunni tariklatlarla kurdukları iktidara geçme sürecine geçmeye mecbur kaldılar. Bu yolla ümmet, İslâm’ın “millî sınırlar içindeki parçası” haline indirgenirken, millet, mahallî sınırları aşan bir cemaat olarak temsil edilmeye başlandı. Din sınır-tanımaz bir “kardeşlik” ögesi olma niteliğini yitirirken, millet, teorik olarak kendi karşıtı olan bir unsuru içermeyi kabul ederek meşrûiyet kazanabilidi.

İÇ SAVAŞ DOKTRİNİNİ OLARAK İSLAMCILIK.
AKP, İslam ve ümmetçiliği bir iç savaş doktirini olarak benimsemektedir. Dinî referansların ve kurumların meşrûiyet ve kontrol mekanizmaları olarak kullanılması, devletin dinî sahayı tekeline alma teşebbüsleriyle eşanlamlıydı. Cuntacılar milli İslam’da diretiyorlardı. Devletin hakimiyetindeki “millî din” barış ve istikrar unsuru ve otoriteyi sağlamada önemli bir faktör olarak görüldü. Bu “ihtiyaç”ın sadece yönetici kliklerin dünya görüşüyle izah edilemeyeceğini belirtmekte fayda var. Partiler, kendi meşrûiyet kaynakları olarak kullandıkları dinî referansları “millileştirirken”, bu referanslara başvuran kendi dışlarındaki sosyal ve siyasal İslâmî/ İslâmcı aktörlere, doğal olarak, “Beşinci Kol” statüsünü uygun görmüşlerdir.
Osmanlının çöküş sürecinde devletin varlığını devam ettirmenin çözüm yollarından biri olarak İslamcılık görünür. “Türkleşmek, İslamlaşmak, o zamandan beri Osmanlının kurtuluş reçetesi olarak görülmüştür. Orta çağı temsil eden, din merkezli sistem sembollerinin Türkiye’nin ana gündemine oturtulması tesadüfi değildir. AKP’ nin başını çektiği post modern Osmanlıcılık, kültürde, sanatta, Osmanlının en güçlü olduğu dönemin sembolleri olan cami, türban ve yüksek minareleri, oradan fışkıran ideoloji ve onu taşıyacak geniş kitleleri reformasyona devam ediyor.
AKP iktidarının temelleri 1980 lerde atıldı. Generaller, bir ellerinde kamçı, diğer ellerinde İslamcılığın minaresi ile etrafa dehşet sallıyorlardı. Kenan evren, her köye bir cami, her Türk’ e bir imam sloganı ile terör estiriyordu. İslam’ın kara lekesi Diyanet ve envay çeşit tarikat cemaat şürekası da ona şehir kasaba anahtarlarını vererek selamlıyorlardı.
”Sanki biz hiç yokmusuz, tepkimiz,duygularımız,dileklerimiz yokmuş gibi… Ne acı, bu ülkenin başbakanı 5600 İstanbul’u, Camlica’yi seven vatandaşını yok sayıyor,duymazdan geliyor, söylenenleri sadece ideolojik veya siyasi olarak değerlendiriyor… Biz Camlica’yi seviyoruz, yeşil kalmasını istiyoruz, koruluk, ağaçlik olsun,dogal kalsın…” ( Sibel Asna)
Cami, imam, hacı hoca takımının kültür depremine hayır demenin, Dünyanın en büyük camisini kurma sevdası ile doğayı yabancılaştıran, eko sistemi yıkan bu sürece dur demenin zamanı gelmiştir. Ne Çamlıca’ya, nede Taksim’e cami istiyoruz!

Sevgi ve Saygılarla
Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

İmza için burayı klikleyiniz

https://www.change.org/petitions/%C3%A7aml%C4%B1ca-tepesi-ne-30mart-ta-kazma-vurman%C4%B1za-r%C4%B1zam%C4%B1z-yok-bu-sizi-ilgilendirmiyor-mu-camlica?utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition

Advertisements

Çete usul ve mantığı ile devlet yönetmek.

Erdoğan’ın usul ve mantığı: Kasımpaşa değil, Prag 2013:  ’’.. Adama sorarlar, 54 yıl Türkiye gibi bir ülkeyi bu kapıda niye bekletiyorsunuz? Yapamadığı, yapmadığı veya yerine getirmediği ne var? …Avrupa Birliği bizi resmen almıyor ama Avrupa’da zaten 5 milyon Türk yaşıyor. Oyalamayın gelin bu işi bitirelim.’’

Çete tarikat ve cemaat kültürünün hakim olduğu, usullerinin kanunüstü ilan edilen gizli servislerce belirlendiği bir yeri AB’ne kabul ettirme çabası devam ediyor! Bu uslüp, çete ve eşkiyaların at oynattığı, bakanların perde arkasındaki cemaatlerce belirlendiği bir yerin başında olan bir insana ait!
 
Erdoğan Avrupalıları en ince noktadan tehdit ederken Taksim ve Çamlıca’ya kurulacak camilerle de kalmıyor, devamla: “…Topçu Kışlası’nı yapacağız. Üst Kurul reddetmiş. Biz de reddi reddedeceğiz. Rus mimarisi deniliyor, ona bakarsanız İstiklal Caddesi de barok mimari.”…Devamla aşiret yönetircesine, ” İmralı’ya gidecekleri belirliyoruz!”, kendi meclisine paralel bir ”Kürt meclisi” ni ıssız adalarda, üyelerini de kendisi belirliyor! Sanki seçimler gösteriş olsun diye yapılmış ve bu kadar Kürt TBMM’ ne misafir olarak gelmiş!. Kürtleri kriminal platformlara bilerek planlayarak sürükleyip, ”işte sorununuzu o hapishanenin kapısında, işte o ”İmralı” denilen ada hapishanesinde gizli, karanlık odalarda ele alabiliriz”. Devamla: “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Terör sorunu vardır ve benim Kürt kardeşlerimin sorunu vardır. Bu sürecin süresini kimse bilemez. Biz kimseyle anlaşma masasına oturmuyoruz. Onu da size söyleyeyim. Çünkü bizim illegal bir örgütle anlaşma masasına oturmak gibi bir derdimiz asla olamaz…” Yardımcısı Bülent Arınç da, “Biz doğrudan karşımıza muhatap alarak, hükümet, başbakan, bakan olarak ‘gel bakalım Öcalan seninle oturalım, pazarlık yapalım’ diyemeyiz. Bunu dersek millet bizi affetmez, böyle bir şey olmaz.” “Mevcut durumda sürecin içinde şu anda hükümet yok” demektedir.
Bu olay, bu mantık, Kürtleri normal insan yerine koymamanın bir ispatıdır. CHP li biri bunu cesurca söylemiş, bütün TC yönetimi aslında aynı mentaliteye sahip!
Görüldüğü gibi diktatör mentalitesi her alanda kendini gösteriyor.
Bütün diktatörlüklerin başlangıç noktaları, gizli servisleri kanun dışına taşımakla başlar. Diktatörler gizli servisler olmadan iş yapamaz, herşey gizli saklı ve perde arkasında planlanır, önemli işlerin hemen hemen hepsi önce gizli örgütlerce hazırlanır. Erdoğan’ın en önemli diye tanımladığı terör veya Kürt sorununun MİT’ in önderliğine havale edilmesi bunun somut bir örneğidir. Gerekçeleri her zaman aynıdır: ”vatan millet için, halkın çıkarları için, saldırılar karşısında yok olmamak için… vs.. vs..”. Bu zevat halktan korkar! Stalin, kişisel diktasını kurmaya, Beria ile başlamıştır: ”proleteryanın çıkarları” yani Stalin’in kişisel çıkarları değil! Şimdi de Erdoğan çıkarları değil, vatan millet din iman çıkarları! Naziler’in Gestapo’su Hitler rejimi için aynı gerekçelerle kurulmuştur. Erdoğan’ın gizli servisi MİT zaten şidiye kadar kanunsuzluğu esas almış ama bu yetmiyormuş gibi, başkanlık sevdaları için kişisel örgüt yapılanmasına başlandı. DiktacıDevlet sırrı, Özel Harp Dairesi gibi korkunun, ölümün, suikastların kol gezdiği çevrelerde dolaşır. Sırlar, Dink, Doğan Öz, Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu gibi siyasi cinayetlerin meşrulaşmasına ve siyasi cinayetler üzerine Türkiye’nin daima bir diktacılar düzeni içinde tutulmasına yarayan bir araç oldu. İslamcı Türk Milliyetçisi, Sünni Milliyetçisi ve diğerlerinin hepsi ille de askerci, devletçi ve diktacıdır.

Erdoğan’ın şahsen hukuk üstüne çıkardığı Türk istihbarat servisinin pek çok üyesi, gizli tedhiş örgütleri içinde faaliyet göstermeye devam ediyor: Türkiye’ deki son araştırmada, MİT ve ve diğer gizli birimlerin, yeniden yapılanmaya tabii tutulan islamlaştırılmış özel Harp Dairesi komutasında faaliyet gösterdikleri, başka bir anlatımla kurumsal anlamda cemaat ve askeri kanat ile iç içe geçmiş iki yapı oldukları ortaya çıktı. Özel güçler, köy koruyucuları ve paramilitar cinayet örgütleri iç içedir ve aynı zamanda devletin resmi istihbarat, polis ve ordu kurumlarıyla da bağlantılıdır. Bu tür örgütlenmeler, hiçbir yasallıkla sınırlı değillerdir ve devletin denetiminde her türlü işkenceyi fütursuzca yapıyor, her türlü cinayeti işlemeye devam ediyorlar.

ÖZEL HARP’İN AÇIK VERDİĞİ 3 NOKTA..!

Şimdilerde, iktidar dalaşından dolayı, zorlaşan, değişen durumlara iyi ayak uyduramayan ve yakayı karşı kliklerin eline veren özel harpçiler, onların yönlendirdikleri miltanlar, ”çocuktur, yaşı küçüktür, hastalığı var, anormaldır, zaten beyninde tümör vardı”, ”ailevi problemleri var”, ”uyuşturucu kullanır”, ”doktor raporu var”, ” tedavi altındaydı,” yurtdışına kaçmış” gibi yollarla korunmaya alınırken, 70 li yıllarda buna gerek duyulmuyordu, çünkü o dönem devlet, özel harpçileri zorunlu olarak koruyordu, iktidarlar onlarsız olamazdı.

Genel olarak yapılan eylemler başarılı ise, ”kimliği belirsiz” kişiler, Kürtler, veya sol örgütler paravanası kullanılırken, başarısızlık durumunda, kullandıkları 3  sabit yöntem onları hemen ele veriyor.

1- Yaşı küçük çocuklar – tinerci sokak çocukları bile kullanılmış-
2- Hastalık kerameti – tetiği çeken yakayı ele vermişse- katil hemen hasta ilan ediliyor, hasta raporları çekmecelerde hazır tutuluyor.
3- Yapılan eylemlerin araştırma süresinin dünya ortalamasına göre çok kısa olması, adeta ezberden verilen resmi demeçler- ”yapan X terör örgütündendir” – Özel harpçilerin örgütledikleri, karanlık guruplara bağlantlılı objelerin eylem yerlerine paralel hazır tutulması-  çoğu olaydada MLKP- DHKP-C ve PKK- den yakalanmış, ama her ne kerametse hepsi de yanlışlıkla serbest bırakılmış veya cezaevinden kaçmış ögelerin varlığının hemen manşetlenmesi!

 
Bazı örnekler:

– Hrant Dink suikastında planlanarak yaşı küçük birine yaslanıldı, Dink cinayeti üzerinden yıllar geçti ve hala esas failler bulunamadı. Ancak ortaya çıkan bulgular faillerin bağlı oldukları organların biçim değiştirerek devam ettiğini gösteriyor. Hrant Dink cinayetinde perde arkasında lojistik görev yapan Gürhan Kuşçu:”…Ogün Samast’ın Başbakanlık müfettişlerine söylediği “Beni öldüreceklerdi” ifadesine ilişkin “Bu işi yaptıranlar Ogün’ü öldürmek istediler. Papaz cinayetinde yönlendiricilik yapan örgüt elemanları– Trabzon’da 5 Şubat 2006’da Santa Maria Katolik Kilisesi’nde 16 yaşındaki Oğuzhan Akdin’in silahlı saldırısı sonucu öldürülen Rahip Santoro– eylemini yönetenlerdir.”
– Zirve katliamında ve bazı kilise elemanlarına yapılan suikastlerde yaşı küçük ve kriminal unsurlar kullanıldı. Çocuk yaştakilerin deşifresi kolaylaşınca bu yönteme son verildi.
– Özel harpçi A.Doğan yakalanınca  6- 7  hastalık taşıdığını söyledi.
– V. Küçük kendisinde 4 çeşit hastalık olduğunu askeri doktorların raporlarına dayanarak idda ediyor.
– Cezaevlerinde bulunan emekli orgenerallerin hemen hemen hepsi tedavisi mümkün olmayan en az 2 hastalık taşıdıklarını idda ediyorlar, çoğunun da resmi askeri hastanelerden alınmış raporları var…Bu hasta subaylar bir orduyu yönetiyorsa, o ordu hasta bir ordudur.

– Sabancı’nın kardeşini vuran DHKP-C li kadın hastaymış zaten, ”Belçika teröristi bize geri vermiyor”, ne aksilikse iade etmemeleri için elden gelen de yapılmıyor değil..! Bu hasta kadın olağanüstü bir kerametle son DHKP-C operasyonunun başarılı olmasında da kilit rol oynamış!

– Şimdilerde tarikatların dayatması ile yeniden bakan yapılan, özel harpçilerin Public relations (PR) elemanı kabul edilen M. Güler, özel harp dairesince İstanbul’da yapılan Güngören katliamını, aradan 20 dakika geçmeden PKK’ ye yüklemiş, aradan 2 sene geçince de bazı general ve emniyetçilerin de parmak izlerine rastlanıldığı söylenmiş, belgeler yok edilerek, araştırıcılar da  doğuya sürgün edilmiş!

– İ. Tatlıses suikastında, kullanılan silah MİT elemanlarından gelmesine rağmen, olaydan bir kaç saat sonra demeç veren müdür ve bakanlar Kürtler’i hedef göstererk, özel harp çemberinde hareket ettiklerini yeniden sergilemişlerdir. Halbuki bu türden eylemlerin araştırılması günler, haftalar alır!

– Paris’de 3 kadını katleden Murat’ın beyninde hastalık olduğu iddası, ailesine baskı yapılarak ortaya sürüldü, hemde suç delilleri daha tam değilken! Fransa en iyi büroları ile araştırma yapıp örgüt adını vermezken, AKP bakanları her  zamanki gibi özel harpçilerin dezenformasyonu ile hareket ettiklerini yeniden sergilediler. Yeğeninin hasta olduğunu anlatan Zekai Güney “Yeğenim hasta. Beyninde tümör var, Hastane raporları var. benim yeğenim hasta rahatsız”.

Canlı yayına telefonla bağlanan amca Güney “Benim yeğenim, rahatsızdır. Beyninde tümör var. Yarım saat öncesini hatırlamaz. Daha evvelden, hastane raporları” dedi. Bunun üzerine Ahmet Hakan’ın ‘Madem hasta nasıl güvenlikçi oldu?’ sorusuna ise, ‘Nasıl çalışıyor, neden çalıştırılıyor bilemem’ cevabını verdi.  Erdoğan ise çete reisi gibi konuşmaya devam ediyor,  “Bakın Almanya sırada. Ben Merkel’e bu meseleleri kaç kez anlattım. ‘Şu anda bizde yargılamada olan 4 bin dosya var’ dedi. Paris’te öldürülenlerden Sakine Cansız’ın biz iadesini istedik vermediler. Şimdi durum bu hale geldi. Bundan sonra Almanya’da ciddi sıkıntılar ile karşı karşıya kalabilir” dedi.
 
– Son 4 yılda PKK adına yapılan 23 eylemin 17 sini başbakana bağlı TSK’ nin özel güçleri-resmi subaylar- MİT_özel harpçiler yönetmiş. Erdoğan burada yine bağırıp çağıracak ve yapanların bu işi komplo mahiyetinde, aslında kendisini yıkmak için yaptıklarını idda edecek ve her zamanki gibi mağdur rolünü oynamaya devam edecektir. Son 4 yılda devletin tam kontrolü kendisindedir. Her istediğini yapmakta, bakanlarını bile ayaküstü değiştirip, beğenmediğinin eline küçücük kağıt parçaları tokuşturarak alay etmekte, bir defada binlerce emniyetçiyi, subayı istediği yerden alıp istediği yere göndermektedir. Cuntacılar bile bu kadar başarılı olmamışlardır. TSK Erdoğan’ın kontrolündedir, MİT polis teşkilatı keza yine öyle… Bu durumda karakol bastırtan, arabalara bomba koyan elemanların sorumluluğu dünyanın neresinde olursa olsun onların ait oldukları örgütlerin bağlı oldukları kişiden sorulur, bu dünyanın her yerinde böyledir. Yoksa her defasında, ”ama orada bulunan güvenlik elemanları görevleri için bu işi yapmışlardır”, deyip arkasından cahil insanları sokaklara dökmek başka şeydir. Bu 23 eylemde toplam ölü sayısı 348 dir. Kanlı eylemin yapılması ile caydırıcılık arasında dağlar kadar fark vardır. Bu sabotajlar kimi caydırıyor?

– Amerika elçiliğini basan Ecevit Şanlı, ”beyninde tedavisi mümkün olmayan bir tümör taşıyordu, işte bu bir solcudur, lav silahları– özel harp elemanlarının kullandıkları başlıca silah– ile orduevi ve karakol basmış”, cezaevinden çıkmış ve elini kolunu sallayarak, Türkiyeyi kötülemek isteyen Avrupa’lıların arasına sığınmış, sonra ne kerametse, Türkiye’yi özleyerek tekrardan elini kolunu sallayarak geri dönüp elçiliği basmıştır.

……………….
Bu liste uzar gider! Yapılmak istenen bu. Eylemlerin aynı daire tarafından planlandığı ve uygulandığını herkes biliyor. Bütün yollar, eldeki deliller oraya çıkıyor. AKP iktidarında çete eylemleri sadece biçim değiştirmiştir.

Tedhiş çetelerini araştırırken, soruşturmalardan kendilerine uzanacaklardan korkan AKP kendi çetelerini sağlamlaştırma çabalarına, yeni manipulasyonları ve desenformasyonları kullanmaya devam ediyor! Sanki AKP kontrolündeki MİT, demir kapılarla korunan DHKP-C sığınağının kimin tarafından yapıldığını bilmiyor!?

Olan hala şudur, AKP iktidarı öncekiler gibi sadece kendisine dokunan çeteleri hedefliyor, gerisi aynen devam ediyor: karar alıcılar el değiştirdi. hâkim zümre dini yelpaze etrafında vücut bulacaktır, yöntemler aynı kalacaktır. Karar alıcılar yeni yapıda istihbarat, medya, mafya, sermaye ve bürokrasiden unsurları yeniden örgütleyeceklerdir… Uygulayıcılar ise görünür, yerüstü birimi Özel Kuvvetler Komutanlığı; yeraltı birimleri ise İslamcı tarikatları içererek gücünü her alana yayıyor.
Kişisel kaprisleri için herşeyi göze alan, tek tip inan türü yaratma peşindeki bir gücün elinde, devasa bir kudrete ulaşması beklenen örgüt devam ediyor. Bunların amaçları, taktikleri, yukarıda birkaçının adını verdiğimiz şekliyle sabittir. Kalleşçe katlet. Ortadan kaldır. Yalan ve kara propagandayla, sahte istihbarat raporlarıyla kendini temize çek. Suçu katlettiklerinin üstüne yık ve işin içinden çık.
 

Sevgi ve Saygılarla

Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

Esin Duran,
Selda Suner,
N. Gök,
Sezer Aşkın,
Melahat Baykara,
Uğur Demir
Ismail B. Cenk
Bedri Engin,
Selma Altuntaş,
Filiz Serin,
Nedim Serin,
Vedat Koçak,
Salih Birdal,
Mustafa Gur,
Hasan Zafer
Bahar Ünsal
Osman Bahar
Ayse bahar
Metin Maslak
H. Maslak
Dilek Solak
zeynep içkaya
Sevda maslak
Sercan Gezmiş
İpek Doğan
Nazım Doğan
Murat Doğan
esin erkan
Beyhan erdem
n. erdem
İsmail Deniz
Ayten BARAK
Ugur Birdal
Ahmet Tan
Yıldırım Kongar
Selma Kongar
Birol Aytekin
Hatice Gül
Ibrahim Erkin
Kemal erdem
Rıza Akdemir
Mehmet Coskun
Hüseyin demir
fethi killi
Yeliz Ender
Mustafa Ender
Ugur Basak
Kemal Dektaş
Ayten Ilkdal
Nuri Aktanır
Metin Koc
Sevgi Ender
Burhan Kulakçı
Oğuz Duran
Burcu Kanter
Aysel kanter
Erol kanter
Layla SOLGUN
Orkun Keskin
T. Vural
Oğuz şen
Nur Şen
Ismail çaykara
Burhan Orkal
D. Kahan
Seher Yıldız
Esra akkaya
Mehmet Uzan
Yeliz IŞIK
Seyhan İlknur
Osman Çekiç
esma yıldız
Murat Çetindal
Ali OkyarMusa Tekin
Aslı Birdal
Nazmi Doğan
İnci Gür
L. Okar
Mürsel Bozkır
Zeynep Şengül
Gülcan Iğsız
Murat Nidar
şemsi Kaya
Ayten Ekşi,
Eda leman
nermin ışıl
D. Polat
Kadir Erdem
Serdar OKTAY
Mehmet Özdemir
Mustafa Erkan
Nuri AKTAS
Emine AKTAS
O. Kadir Ergun
Metin Kurca
Sedat Isiklar
Filiz Bag
Kadir Baskale
Sevim Varlik

Hasan Mesut Akkaya
Necmi Guler
Erhan Isguz
Meral Okur
Bilge Okyaz.
Kemal Koç
L. Mirakoğlu
Oktay Kızılcık
Mehmet Yavuzgil
Erdal Polat
Hüsnü oktay
Ahmet tekin.
Semra Kaya
Mustafa Çiçek
Kayhan Göçkaya
Erdal Solgun
Mehmet Solgun
Esra Solgun
N. Altik
Oguz Karakış
Leyla Mert
Işık mert
D. Öksüz
Erdem Yılmaz
Ayse Eltan
S. Guner
M. Deniz Ok
Mehmet İnce
Huseyin Cinar
Meltem Cinar
Berk Cinar
L. Demirkaya
Huseyin Çilek
Ayten Irmak
D. Okdere
http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi

Teklemeler, Etnik temizlik ve yalnızlaşma!

 
R. T. Erdoğan: ”Ben 4 tane kırmızı çizgimizin olduğunu söyledim. Neydi o dört temel çizgi? 1-Tek millet, 2-Tek bayrak 3-Tek din 4-Tek devlet” diyor, arkasından da Avrupa’ya gelmiş kitleleri 5.tekleme altına alarak, ”Avrupa Birliği bizi resmen almıyor ama Avrupa’da zaten 5 milyon Türk yaşıyor. Oyalamayın gelin bu işi bitirelim” dedi. Türkiye’de kendisinden olmayanlara açıkça yaşam hakkı tanımayan AKP, Erbakan gibi, göçmen kitlelerin Avrupa halklarına entegrasyonunu kendi amaçları için tehlikeli bulmaktadır. Uyumsuz geri kitleleri, adacıklar, enklaveler şeklinde örgütleyerek kendine bağlayan tekçiler, ortaya çıkan sonuç ve etkilerini ise ”türk düşmanlığı, Avrupa ırkçılığı”, ”İslam düşmanlığı, bizi istemiyorlar…almayacaklar…” demagojisi ile geçiştirmektedirler. Özel türbanlı üniformalarla kendilerini yerli halklardan ayıran beyni yıkanmış devasa cahil kitle, her tarafa camiler kurarak, kuran kursları açarak ırkçı tarikat ve cemaatlerin Avrupa karşıtı politikalarını hayata geçirmekte, bu konuda engeller çıkınca da ”ırkçı kafir” çığırtkanlığına sarılmaktadırlar. Avrupa ülkeleri,ırkçılığın en adisini kendi halklarına uygulayan, göçmen olmuş, Türkiye’den kaçmış bir kitlenin bile kuyruğunu bırakmayan, kovduğu bir topluma, dünyanın başka bir yerinde bile hayat hakkı tanımayan ırkçı Türkiye’yi bu anlamda, AB üyeliği konusunda ciddi bulamamaktadırlar.
Erdoğan Adana’da ”tek din” diye çığlık atarken, Almanya’da 45 yıl içinde kurulan yaklaşık 9 000 cami ile, binlerce kuran kursu ile, yeni doğan çocukların beyinlerinin yıkanması ile yetiştirilen dinci ırkçı elemanların Alman devletinin her kademesine yerleştirilmesini, ”ırkçılık var”, diyerekten az bulurken, TC ordusunda askerlik yapmaya giden bir Ermeni gencinin intihar süsü verilerek öldürülmesini ırkçılık olarak görmüyor, bu, yine o kutsal ”tek millet, tek din” sürecinde zorunlu bir ”kaza”dır! Bugün bu şekilde, özel yetiştirilen, Avrupa kültürünün düşmanı göçmen bir Türk, Avrupa ülkelerinin meclislerine girip, devletin en yüksek dairelerinde Türkçe konuşabiliyorken, belediye encümenliği bir tarafa, milletvekili seçiliyorken, Türkiye’de yerli halk olan ve Türkler’den binlerce sene evel bu topraklarda yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudi’lerin, bırakalım meclise, oraya yakın sokaklardan geçmesi bile rizikolu iken, ırkçılığı başkalarında aramak abestir.
Avrup’da Türkler’e karşı gelişen ırkçılıktan rahatsız bir kitlenin kendi azınlıklarına yaşam hakkı tanımaması, ırkçılığı ten rengi ile ve din farkı ile açıklamaya çalışması, günümüz problemlerine bir çözüm sunmamaktadır. Yıllarca Kürtlerin olmadığı, inkar edildiği, aşağılandığı bir siyasal zemin ırkçıdır. Aynı biçimde bu ülkenin vatandaşı, yüzlerce yıllık yerlisi olan Ermeni, Rum ve Yahudilerin astsubay olamadığı bir sistem ırkçıdır, başka yere gittiği zaman ırkçılığa uğramaya da mahkümdür. Türk ırkçılığı Türk İslam sentezi ile yoğrulan Avrupa düşmanlığını temel alan işgal ve ganimete dayanan ilkel bir ırçılıktır. Dağılan bir imparatorluktan yukarıdan aşağıya hakim bir Türk Devleti çıkarmak tabii ki çok zorbaca ve kanlı olmuştur. Türk devleti Anadolu yerlilerinin yokedilmesi temelinde yükselmiştir.
Pogromlar konusunda yoğun ve önemli bir geçmişi olan Türkiye’den Avrupa ülkelerine gidip orada Türkiye tarikat ve cemaatlerine bağlı getollar kurmak, arkasından da ırk mağduru rolü oynamak, ibret verici bir durumdur! Trakya’da ve İstanbul’da Musevilere karşı yapılanlar, 6-7 Eylül’de azınlık cemaatlerinin tamamına karşı girişilen hareketler sadece ” dış güçlerin ” veyahut ”özel harpçilerin” bir oyunu olarak gösterilemez. Bugün tek devlet, din, ırk diye bağran devlet safını belirlemiş, Kürtleri İmralı hücrelerinde döndürülen entrikalarla aldatmaktadır. Bakanların, elite tabakanın yaptıkları 3-5 kontracıya bağlanamaz. Bu bir devlet politikası haline gelmiştir. Kültürünüze kadar işlemiş olan bu iğrençlikleri yalnızca sıradan bir galeyana gelme hadisesi olarak açıklayamazsınız.

“Ne mutlu Türküm diyene” sloganı, lümpen kültürle beslenmiş varoş kimliği ile, oraya buraya “mutluluk partneri arayışları” sonuçsuz kalacak, bu şekilde kendisini yalnızşlaştıran bir toplum, bir kültür yalnız kalmaya da mahkümdür. Tek ırk, tek din, tek dil devleti yaratma sürecinin büyük adımlarından biri 1915’te bu topraklarda Ermeni nüfusun yok edilmesidir. Anadolu’nun köklü halklarından olan Ermeniler’in soykırıma tabii tutulması Müslüman Türklerin kanlı eylemlerinden biridir. Çok etnisiteli bir yapıda sadece Ermenilerin yok edilmesi Türk devleti için yeterli değildi. Daha çok Karadeniz Bölgesi’nde yoğunlaşmış Rum nüfus da 1916-1923 arası yüz binler halinde yok edildi. 1924 ten sonra da  Kürtler’e sıra geldi. Çıkan isyanlarda yaklaşık 500 000 Kürt öldürüldü veya başka yerlere sürüldü.
Kalan Ermeni ve Rum nüfus da sürgünlerle, çıkarılan acımasız yasalarla yavaş yavaş eritildi. Yahudi cemaatine dönük (özellikle Trakya’da) yapılan kırım politikaları da cemaatin zayıflamasına ve ülkeyi terk etmesine yol açtı.
Tek bayrak, tek millet, tek din, tek dil!
Önce gayrıüslimlerden başlayan etnik temizlik elbette Türk Devleti’nin kurucuları için yeterli değildi. Kürt halkı da bu etnik temizlik sürecine katılmalıydı. ‘İrticacı ayaklanma’, ‘işbirlikçi ayaklanma’ diyerek Kürt özgürlük hareketi de kıyımdan geçirildi.
Başbakan’ın Meclis’te yaptığı konuşmada 1938 Dersim soykırımı için “Eğer böyle bir literatür varsa, Dersim’den özür dilerim” minvalindeki sözler bir tarihî gerçekliğin ifşa edilmesi açısından önemli, ama tamamen yetersiz. Sayısız Kürt ayaklanmasına (bazılarında ayaklanma da yok, Dersim’de olduğu gibi) devlet kan dökerek yanıt verdi. Son 30 sene ise on binlerce Kürdü öldürdü, 4 bin köyü boşaltıldı, 4 milyon Kürd yerinden yurdundan edildi.
Dersim’den özür dileyen başbakan, her gittiği yerde ‘tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ diyerek kurucu ideolojiden milim taviz vermiyor. Bu ideoloji dağlara taşlara devasa bayraklar asarak, devasa ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazıları yazarak kendini yaşatmaya devam ediyor. Çocukları komplolarla öldürülen bir orduya, ‘ırkımızı koruyor, yoluna kurban ettim’ diye haykıran, onu göklere çıkaran ilkel kitle varoldukça değişen çok şeyde olmayacaktır.
Türkiye’de, kök salmış tehlikeli bir ırkçılık vardır. Başkasına saygı göstermeyen bir toplumun, başkasından da onu beklemsi hayata uymuyor! Osmanlı’da da yaya bir müslümanın yanında, bir gayrimüslimin binek hayvanıyla gezebilmesinin yasaklanması, etnik veya dinsel kimliğini belli edecek giysiler giymek zorunluluğu gibi ırkçı uygulamalar olmakla birlikte ırkçılık asıl olarak İttihatçı gelenek ve devamcısı Kemalist zihniyette billurlaştı. Toplumsal dokuya da sirayet eden ırkçı zihniyet aslen devlet eliyle oluşturuldu ve uygulamaya kondu. Ermeni soykırımını bunun başlangıcı kabul edebiliriz. Rumların mübadeleyle ve sonra çeşitli yöntemlerle sürülmesi, mallarına mülklerine el konulması uygulamanın devamıdır. Yahudilere yönelik 1934 Trakya olayları, 1936 Beyannamesi, 20 kura ihtiyatlar, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955′te aslen Rumlara yönelik pogromlar, 1964′te sürülmeleri gibi en bilinen belli başlı uygulamalar vatandaşın değil devletin uygulamalarıdır. Kuruluşunu Türkçülük ve Türkleştirme üzerine planlayan rejimin bu uygulamaları apaçık ırkçılıktı. ‘Sevr paranoyasıyla’ malul ırkçı rejim bugüne kadar süregelmiş, bugün artık çatırdamaktadır. Ama geriye toplumda kök salmış hatırı sayılır düşmanlıklar ve önyargılarla dolu nefret yüklü kuşaklar bırakmıştır.
Bugün ‘Ermeni dölü’, ‘Rum tohumu’, ‘korkak Yahudi’, ‘pis Arap’, ‘hain Kürt’, Kıro gibi klişeler geniş kesimlerce gözünü kırpmadan kullanılıyorsa bunun sorumlusu temeli ırkçı olan cumhuriyet rejiminin zihniyetidir. Hrant Dink, Ermeni olduğu için, sokak ortasında, güpegündüz vurulmuştur. Onu açık hedef haline getirenler, katil madde 301′den yargılayanlar, “Kovun şu Ermeni’yi!” diye manşet atanlar, katiliyle Türk bayrağı önünde poz verip şov yapanlar, ceza bir yana, terfi ettirilip ödüllendiriliyor, kahraman muamelesi görüyorlar.
Bu toplumda kendisine Müslüman demeyenlerin yaşam şansı azdır, Ermeni, Rum, Kürt düşmanlığı bugün ırkçılığın bu ülkedeki en açık biçimidir.
“Bunlar Zerdüşt” diyerek Kürtlerin inancıyla alay eden hem de bir başka dini aşağılayan bir başbakana sahip olduğumuzu düşünürsek, CHP milletvekillerinin agızlarındaki baklayı çıkarmalarını yadırgamamak gerek, bunların bayrakları yokettikleri Ermeni ve Rum’ların kanı ile boyanmıştır. Bunların tek dinleri, tek imanları şeytanın tekliğidir. Bunların ”tek devleti”, işkencecinin celladın, tekçi çete reisinin hem tetik çektiği hemde kanunu temsil ettiği bir devlettir.
 
Sevgi ve Saygılarla

Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

Esin Duran,
Selda Suner,
N. Gök,
Sezer Aşkın,
Melahat Baykara,
Uğur Demir
Ismail B. Cenk
Bedri Engin,
Selma Altuntaş,
Filiz Serin,
Nedim Serin,
Vedat Koçak,
Salih Birdal,
Mustafa Gur,
Hasan Zafer
Bahar Ünsal
Osman Bahar
Ayse bahar
Metin Maslak
H. Maslak
Dilek Solak
zeynep içkaya
Sevda maslak
Sercan Gezmiş
İpek Doğan
Nazım Doğan
Murat Doğan
esin erkan
Beyhan erdem
n. erdem
İsmail Deniz
Ayten BARAK
Ugur Birdal
Ahmet Tan
Yıldırım Kongar
Selma Kongar
Birol Aytekin
Hatice Gül
Ibrahim Erkin
Kemal erdem
Rıza Akdemir
Mehmet Coskun
Hüseyin demir
fethi killi
Yeliz Ender
Mustafa Ender
Ugur Basak
Kemal Dektaş
Ayten Ilkdal
Nuri Aktanır
Metin Koc
Sevgi Ender
Burhan Kulakçı
Oğuz Duran
Burcu Kanter
Aysel kanter
Erol kanter
Layla SOLGUN
Orkun Keskin
T. Vural
Oğuz şen
Nur Şen
Ismail çaykara
Burhan Orkal
D. Kahan
Seher Yıldız
Esra akkaya
Mehmet Uzan
Yeliz IŞIK
Seyhan İlknur
Osman Çekiç
esma yıldız
Murat Çetindal
Ali OkyarMusa Tekin
Aslı Birdal
Nazmi Doğan
İnci Gür
L. Okar
Mürsel Bozkır
Zeynep Şengül
Gülcan Iğsız
Murat Nidar
şemsi Kaya
Ayten Ekşi,
Eda leman
nermin ışıl
D. Polat
Kadir Erdem
Serdar OKTAY
Mehmet Özdemir
Mustafa Erkan
Nuri AKTAS
Emine AKTAS
O. Kadir Ergun
Metin Kurca
Sedat Isiklar
Filiz Bag
Kadir Baskale
Sevim Varlik

Hasan Mesut Akkaya
Necmi Guler
Erhan Isguz
Meral Okur
Bilge Okyaz.
Kemal Koç
L. Mirakoğlu
Oktay Kızılcık
Mehmet Yavuzgil
Erdal Polat
Hüsnü oktay
Ahmet tekin.
Semra Kaya
Mustafa Çiçek
Kayhan Göçkaya
Erdal Solgun
Mehmet Solgun
Esra Solgun
N. Altik
Oguz Karakış
Leyla Mert
Işık mert
D. Öksüz
Erdem Yılmaz
Ayse Eltan
S. Guner
M. Deniz Ok
Mehmet İnce
Huseyin Cinar
Meltem Cinar
Berk Cinar
L. Demirkaya
Huseyin Çilek
Ayten Irmak
D. Okdere
Ali Uskan
Berdan Temiz.
H. Baskale
http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi
 

Avrupa Birliği ve Entegrasyon sorunu.

 
”(…) Biz burada “cehaletle savaşacağız” dedik ya.. Birilerinin ayağına bastık. Çünkü burası Türkler açısından koyunun olmadığı yer. Her kes Abdurrahman çelebi. Heykeli “ucube” diye niteleyen anlayışın sanat ve bilim düşmanlığının buradaki taraftarlarının işine gelmedi. Sanat merkezi onları ürküttü. Saldırganlaşmaları bu yüzden. Saldırılarını da dedikodu iftira ve karalama kampanyası biçiminde yapmaya başladılar. Bütün bu saldırılara asla boyun eğmeyeceğim. Benim kaybedecek bir şeyim yok. Hayatımı bu misyona bağladım.
Baskılar tehditler ve saldırılar beni yıldıramaz. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkmak istiyorum diye başbakanlığa yazıp tepkimi ifade ettikten sonra Türkiye´de de ciddi saldırıları ve tehditleri göğüsledim. Burada da göğüslerim.

Beni yıldıramazlar… ” Ali Rıza Soydan:’Baskın, Tehdit ve Gasp Edildik’.

Türkiye’nin AB üyeliği sorununda Avrupa toplumları ile oluşan kimlik çatışmasında temel faktörlerden biri, zıt kimlik yaratma dalaşına giren göçmen kitlelerin, Avrupa toprakları üzerinde kör inanç, önyargı ve kara cahillik temelinde yarattıkları düşmanca oluşumdur. Bu oluşum ortadan kalkmadıkça üyelik zor olacaktır. Avrupa kimliğine zıt bir kimlik yaratmaya çalışan İslami örgütlenmeler, Fransa dışında bütün diğer Avrupa ülkelerinde çoğunlukla Türkler’ce yönetilmektedir. Bugün Avrupa’da Türk imagosu, Müslümanlık yayan ortaçağ akıncısını yeniden hortlatmaya başlamıştır. AB ülkeleri, kendilerine üye olmaya çalışan Türkiye tarafından yönlendirilen, Avrupa kültürüne düşman İslami hareketlerin büyümelerine paralel olarak, Türkiye’yi de o oranda uzak tutma eğilimine girmişlerdir. İslam adı altında insanlara dehşet saçan, nefret etmeyi erdem sayan, gülmeyen, mutlu olmayan, eğitimsiz, sanatsız, bilimsiz bir insan güruhunun başını çeken bir kimlik başlı başına bir problemdir. Avrupa mentalitesine düşmanca bir kimlikle soğuk savaş yapan yıkıcı örgütlemelerle üyelik isteminde bulunulamaz. Kadınlara “buçuk” deyip onlara yarım insan muamelesi yapan, kitap Ehli’nden, güzelliklerden, çiçeklerden, çocuklardan nefret eden bir dehşet dinine sarılarak, entegrasyona varılamaz.
Gettolarda, bakımsız ortamlarda, bakımsız bedenleri, bakımsız giyimleriyle kalitesizliğin had safhaya çıktığı bir insan topluluğu ile Avrupa içinde adacıklar yaratmak üyelik isteminde artniyeti çağrıştırmaktadır. Dış dünyadan izole kalarak ne eğitimini, ne görgüsünü, ne kültürünü, ne de yaşamını asla geliştirmemiş kalitesizliği erdem sanan bu camianın Avrupa’da büyümesi tehlikelidir.. Hala yeğen ve kuzenlerle evlendirilip, poligamili ailelerle olağanüstü derecede coğaltılıp sokaklara sürülen bu kalitesiz, bağnaz kitleler kendilerine değer vermedikleri gibi dünya da onlara değer vermiyor. Müslümanların ürettiği bu sahte din dehşet verici Avrupa için. Yeni nesil Müslüman kesiminin hızla yozlaşıp kriminalleşmesi de, Avrupalıları bekleyen felaketlerden birisidir. Her 200-300 metrede bir cami var. “Caminiz ne kadar çoksa, o kadar fazla Müslümansın” mantığını taşıyan cahil kuru kalabalık hızla çoğalıyor. Caminin birine bilmem ne cemaatı, diğerine başka cemaat gidiyor. Cemaat müezzinlerine “Maşallah hoca, sesin ötekileri bastırıyor, taa 10 km’den duyuluyor. Nefesine kuvvet, ha gayret.” diye övüyor, Hoca da sakalını sıvazlayarak mütevazi bir şekilde “ Evel Allah sesimizi yedi düvele duyuracağız ki, islamın sesi daha gür çıksın, kafirler imana gelsin.” kelamında bulunuyor. Yaşadıkları yere tamamen yabancı, saygısız bu kör cahiller sürüsü ile bir yere varmak mümkün değildir.
Yeni nesil Türkler’le, eroin, kokain ticaretini yapanlarla, kilisenin karşısına, uyuşturucu ticaretinden elde edilen paralarla camiler dikmek, zamanı geçmiş bir süreci yeniden canlandırmaktır. Uyuştrucu ticaretinden elde edilen paranın önemli bir bölümü islam dinini, Hıristiyanlığa karşı rekabette, ona hizmet eden ticari iş alanlarında,bankalarda, eğitimde, spor alanlarında kullanan ırkçılarla Avrupa toplumlarını Müslümanlaştıracağız diyerek hızlandırılan bu süreç devam ettikçe AB üyeliği mümkün değidir.
Türkiye’den yönlendirilen devasa örgütler ortaçağ zehirini saçıyor Avrupa’ya. Avrupa elbette korkuyor. “Bu benim dinimde var” deyip insanları katleden, bunu fiilen uygulamış bir topluluk var dünyada, Ve Türkler şimdi çıkmış göçmen olarak gelip onların burunlarının dibine o dinin sembolleri olan camileri kuruyor, onların ülkelerine yıkım ve yokoluşun habercisi olan bir sistemin alt yapısını kurmaya çalışıyorlar. Hem dehşetleri, hem vahşetleri, hem de kalitesizlikleriyle Avrupa için kabus bu topluluk. İşte bu yüzden İslam ülkelerinden uzak duruyorlar.
Diğer bir eleştiri konusuna dönersek: Hiç bir Avrupa ülkesi AB’ni Hrıstiyan temelli bir birlik olarak görmüyor. Bugüne kadar da hiçbir platformda hiçbir yetkili AB’nin “Hrıstiyan birlik idealini” gerçekleştirmek için kurulduğunu ifade etmedi. AB, insanlığın evrensel değerleri üzerinde kurulmuş bir yapıdır. “Çok kültürlü” bir AB yapısı, Hrıstiyanlık değerlerini de kucaklamakla birlikte bunu kat kat aşmış ideal bir yapıdır. Müslümanların yanlış hareketlerini, dindarlığın bir parçası olarak algılayan geniş kitleleri oy deposu olarak kaybetmek istemeyen Hristiyan Demokrat Partiler bile gerçekten dini hükümleri gözeten ve insanları Hristiyan inancına göre yöneten partiler olmaktan çıkmışlardır.

Batı medeniyeti, insanlık tarihinin bu yeni uygarlığı Hıristiyan’lığın bir uygarlığı değil, ona karşı gelişen hareketlerin yarattığı bir sentezdir. Avrupa, gelinen noktada bir Hristiyan kulübü olmadığı gibi, milliyetçilik üzerine kurulu bir birlik de değildir. Daha AB’ye üye olmadan, 5.kol gibi örgütlendirilen cahil ve bağnaz göçmenleri kullanarak her yere cami, kur’an okulu, mescitler açan, her tarafa din doğmaları ihraç eden, türban satışında dünyada 1. sıraya yükselen Türkiye’nin, tam tersine Avrupa kimliğinden uzaklaştığı gerçeği sözkonusudur. Sorun sadece saman alevi gibi yana sönen ekonomi sorunu değildir. Libya, İrak ekonomileri bir zamanlar bazı Avrupa ekonomilerinden daha iyi idiler, Türkiye’den işçi alırlardı. Bu türden birlik sorunlarında ana faktorlerden biri, mentalite birliğidir. Dil birliğinin olmaması, ama kültürde kuvvetli bir entegrasyonun gelişmesi ile, mevcut aşamaya ulaşılabilinmiştir. Avrupa’nın şimdiki kimliği, özgürlük,eşitlik ve kardeşlik temelinde, bilim ve tekniğin yaratıcılığı, özgür düşüncenin doğmalara karşı mücedelesi sayesinde oluşmuştur. Türkiye Avrupa’nın bir parçası olacaksa, onun kimlik sentezine doğru yönelmesi gerekir, yoksa Ortaçağın Osmanlı mentalitesine yönelmekle değil!

Avrupa, dini ve etnik bağnazlıklarından kurtulduktan sonra kendisini bugün bulunduğu noktaya getiren atılımları başlatabilmiştir. Türkiye’yi, oradan gönderilen milyonlarca cahil kitlenin yüzlerce yıl geriye dayanan değer ve yargılarıyla algılayan, yani dini ve kültürel alanda, ortaçağı canlandırdığını gören Avrupa toplumları hayal kırıklığına uğradıkları gibi, geleceklerinden de endişe etmeye başlamışlardır.
Türkiye, Avrupa Birliği için bir avantaj olmasına rağmen, üyeliğe alınmıyorsa, buradaki ana nedenleri, İslamcılık kimliğini temel alarak, Türkiye’nin en cahil kesimlerini Avrupa’ya sokan, onları kıskaç altında tutan tarikat,cemaat ve tüm resmi dini kurumların ideolojik politik çalışmalarında aramak gerekir. Avrupa toplumları, cahil ve bağnaz geniş kitleleri kışkırtıp, başka yerleri ele geçirme derdine giren İslam’a karşı antipati duyarken ona benzeyen Hıristiyan dininden de soğumuşlardır.
Tartışmaya konu olan bölümden:
‘Avrupa Birliği bir Hıristiyan kulübüdür savı hayata uymayan bir savdır. Avrupa’da Hıristiyan dini son derece marjinal hale gelmiştir, kiliseler boştur. Türkiye'[nin] başını çektiği politik İslamcılar camileri tıklım tıklım doldururken, papazlar müze haline gelmiş kiliselerde sinek avlamaktadırlar. Yani Avrupa’da din adına örgütlenen ve harekete geçen toplam Müslüman sayısı, dine indeksli toplam Avrupa yerlilerinden daha fazladır. Din’e indeksli bir Avrupa yoktur, aksine şimdiki Avrupa gücünü, rönesans ve dincilerin baskısına karşı direnerek yapılan reformlardan almaktadır. Yani AB’ nin şimdiki kimliği dinlen değil, aydınlanma ile şekillenmiştir. (…) Avrupa’nın büyük şehirlerine binlerce cami, Kur’an kursları, mescitler açarak İslam bayrağını sallamakla AB’ne üye olunamaz.’ – Selda Suner, Entegrasyon komitesi-
 (Rasim Özdenören) ”…1. Hıristiyan dininin ‘son derece’ marjinal hale geldiği görüşünden hareketle AB’nin bir Hıristiyan kulübü olmadığı kanısı tümüyle temelsizdir. Kiliselerin boş kalması olayı başka bir şeydir, büyük harfle Kilise’nin boş durup durmadığı olayı daha başka bir şeydir. Kilise binaları boş kalabilir. Kaldı ki, bu iddianın da gerçeklikle ilgisi yoktur. Pazar günleri her kilise kendi cemaati ile ayinlerini düzenli biçimde ifa etmektedir. Ama daha önemlisi Kilise (yani Papalık) dünyanın her yerinde, Asya’nın her tarafında, Ortadoğu’da, Afrika’da, her yerde milyarlarca doları misyonerlik faaliyeti çerçevesinde harcamaktadır. Türkiye’de bile nerdeyse her mahalleye bir kilise açmışlardır. Açmaya da devam ediyorlar.”
”Bu arkadaşlar kiliseye veya dine kayıtsız kaldığını gördükleri sıradan Hıristiyanları ölçü alırlarsa yanılırlar. Halen Japonya misyonerlerin cirit attığı bir ülke halindedir ve orada Hıristiyan nüfus artan bir ivmeyle çoğalmaktadır.
2. Belki bazı kiliseler ‘müzeye’ dönüşmüş olabilir. Fakat Kilise’nin kurumsal faaliyeti aralıksız sürmektedir. Öte yandan: ‘Avrupa’da din adına örgütlenen ve harekete geçen toplam Müslüman sayısı, dine indeksli toplam Avrupa yerlilerinden daha fazladır’ cümlesi de yazı sahiplerinin kafa karışıklığını ve bazı temel kavramları bilmediklerini gösteriyor. ‘Dine indeksli Avrupa yerlileri’ denirken ne kastediliyor? Eğer bu ibareden sıradan bir Hıristiyan’ı anlayacaksak onların tümü dine endekslidir. Tümü Kilise’ye vergisini ödemek zorundadır. Aksi takdirde Kilise’den alması gereken hizmeti alamaz. Yani çocuğu vaftiz edilmez (isimsiz kalır), evlenemez (çünkü nikâh kıyma mercii Kilise’dir), ölünce cenazesi kalkmaz, çünkü bu hizmeti de Kilise verir. İnsanların dine kayıtsız gibi durmaları, onların Kilise’ye kayıtsız kalmasını sonuçlamaz.
Rönesans olsun, Reform olsun, bir başına aydınlanma hareketi değildir. Fakat yeniçağların Aydınlanma hareketinin öncüleridir. ‘AB’ nin şimdiki kimliği dinlen değil, aydınlanma ile şekillenmiştir.’ cümlesi bu bakımdan biraz netameli görünmektedir. Avrupa Hıristiyan insanı Kilise’ye uzak durmak istemiştir (onun soygunu, vurgunu, talanı dolayısıyla), fakat Kilise’ye karşı bu mesafeli duruş onun dine kayıtsız kaldığı anlamını taşımaz. Avrupa ülkelerinin bütün temel yasaları elan dine dayalı yasalardır. ” (Rasim Özdenören’in eleştirisinden)

İlk önce yeniden belirtelim ki, Hıristiyan dini, Avrupa Birliği ülkelerinde etkisini yitirmeye sadece sembolik pozisyonda olan Kiliselerle ilişkide değil, ruhi şekillenme, politik ve sosyal alanda da kaybetmeye başlamıştır. İnsanlar kilselere gitmiyorlarsa, bu yalnızca 10-15 Euro için değildir. Manevi yaşam alanında Kiliseler ve Hıristiyan dini ile olan bağların kopması, ruhi yaşam kontrolünün değişmesi, kiliselere karşı gelişen ‘biçimsel kayıtsızlıktan’ çok farklıdır. Ortaçağın kiliseleri yüksek minareleri ile muhteşem birer hakimiyet sembolü idiler. Kiliselerce seferber edilen kitleler bu sembollerin gölgesinde, insan maneviyatını yöneten mutlak güce ruh ve bilinçlerini teslim ediyorlardı. Kilise savaş ve barışın, ekonomi ve politikanın temel direği idi. Kilise, bu şekliyle toplumsal yaşamı yüzyıllarca olağanüstü derecede etkilemiştir. Fakat şimdi Avrupa’nın göbeğinde bu Kiliselerin boş durması veya Camilere çevrilmesi iflasın bir kanıtıdır. Kiliseler kuvvetli oldukları zamanlar göçmenleri kendi dini inançlarına çekmeye çelışırken, şimdilerde acizlik içinde kendilerini onlara teslim etmeye başlamışlardır.
 ”…Eğer bu ibareden sıradan bir Hıristiyan’ı anlayacaksak onların tümü dine endekslidir. Tümü Kilise’ye vergisini ödemek zorundadır. Aksi takdirde Kilise’den alması gereken hizmeti alamaz. Yani çocuğu vaftiz edilmez (isimsiz kalır), evlenemez (çünkü nikâh kıyma mercii Kilise’dir), ölünce cenazesi kalkmaz, çünkü bu hizmeti de Kilise verir….”
Birincisi, Avrupa’ da ”ben hıristiyanım” diyen insanlar gerçekten çok azdır, ”ben Müslümanım” diyenlerden daha azdırlar. Hıristiyanım diyenlerin Kiliseye bağlılıkları da nüanslıdır: çok küçük bir gurup dışında vergi veren yoktur. Pazar günleri bir kaç saatliğine ayinlere katılan insan sayısı da hızla azalmaktadır, bunlar genelikle yaşlı insanlardır ve doğal olarak azalmaktadırlar. Avrupa toplumlarında nikah kıyma mercii olarak kilisenin kullanılması tamamiyla marjinaldır. Geleneksel veya göstermelik fenomenler dine indeksli bir çoğunluğun varlığına işaret edemiyor. Şurada burada varlığını devam ettiren katı Katolik norm ve değerler, yeni tipten ailevi yapılanma, yeni tekniğe dayalı modernize sosyal ilişkilerin hızla form değiştirmesi karşısında ortaya çıkan şartlara cevap verememektedirler. Kilise evliliklerinin serbest düşüşünde önemli rol oynayan faktörlerden biride, klasik evlilik biçiminin azalmasıdır. Aile yapılanmalarının giderek ortak yaşama, ”serbest arkadaşlık” veya benzeri biçimlere bürünmesi, eski değer ve yargıların yeni nesillerde sönmeye yüztutması, hıristiyan kökenlilerin başka kültür ve inançları olanlarla evliliklerindeki artışı, Hıristiyan kilisesinin bu alanlardaki aktivitelerini de geçersiz kılmıştır.
Devamla: ”(…)İnsanların dine kayıtsız gibi durmaları, onların Kilise’ye kayıtsız kalmasını sonuçlamaz.”, diyorsunuz.
Kilise her dinin sembolü gibi, hıristiyanlıkta da sistemin çekirdeğidir, ana çekim merkezidir. Avrupa toplumlarının kiliseye kayıtsızlıları, onların, onun temsil ettiği inanç ve kültüre olan kayıtsızlıklarından kopuk değildir. Kilise kontrol mekanizmasını kaybetmeye başlamıştır, bu sadece onun pratik uygulamalarından kaynaklanmıyor, toplumsal gelişmenin geldiği noktada genel olarak din’in insanlar üzerindeki etkisi biçim değiştirmiştir. Türkiye’de, AKP, eski tip İslamcılık, sahteliği sırıtan Diyanet islamcılığını bıraktıktan sonra gelişebilmiş, Fethullah cemaati de Avrupa’da kuru kuru camiler kurma yerine, okullar kurarark hakim pozisyonuna erişebilmiştir. Kısacası, genel olarak İslam dini de Hıritiyanlık gibi kendini yenilemediği yerde kan kaybetmeye devam edecektir. Avrupa’da yetişen yeni nesil Türkler, Diyanet cami’sine maç bakmak için gidiyor, geleneketen dolayı oruç tutuyorsa,bunları dini bütün muminler diye algılamamak gerekir. Bu nesilller arasındaki ailevi ilişkiler, Almanlar’ın ilişkilerinden daha kötüdür. Almanya’nın ve diğer ülkelerin bir çok yerinde, Türkler arasındaki aile boşanmaları, yerliler arasında ki ailevi boşanmaları geçmiştir. Sadece bu temel konuda değil, ruhi yaşamın tüm alanlarında yükselen sahtelik, çürüme ve yıkım, Cami’nin, yıkılan kilisenin yerini dolduramayacağı haberini veriyor.
 3. ‘…şimdiki Avrupa gücünü, rönesans ve dincilerin baskısına karşı direnerek yapılan reformlardan almaktadır’ cümlesinin de içi boştur. Rönesans, evet, Kilise’ye başkaldırı olarak yorumlanabilir. Fakat dine karşı bir başkaldırı değildir. Kilise’nin vurgununa, soygununa, talanına karşı verilen mücadelenin bir kesimini remz eden bir harekettir. Reform hareketi de keza merkezî Kilise’ye başkaldıran, onun yerine mahalli kiliselerin kurulmasını öngören bir başka dinî hareketin adıdır. Ancak şu hususa dikkat etmek lazım: reform, dincilere karşı bir hareket değildir, Kilise’ye karşı bir başkaldırıdır. Ve de gene farklı bir Hıristiyanlık anlayışının tezahürü olarak gerçekleştirilmiştir.”
Birincisi kilisesiz Hıristiyan dinciler topluluğunu varsaymak yanlıştır. Kilisesiz hristiyanlığın varlığı Avrupa’da sözkonusu olmamıştır.
15. yüzyıldan itibaren meydana gelmeye başlayan icatlar ve keşifler, Kilisenin hakimiyetini düşünce ve örgütleme alanında sarsmaya başlamıştır. Aydınlanma, Kant’ın dediği gibi, kilisenin kör inançları yerine aklın konulmasıdır. 16. ve 17. yüzyılda Avrupa’da düşünce alanında köklü değişiklikler meydana geldi. Bunun sonucu olarak, Skolâstik düşünceden akılcı düşünceye geçiş tamamlandı. Orta Çağda bilim, kilisenin doğrularının geçerliliğini kanıtlama aracılığıydı. Modern düşünce Orta Çağ’ın bu yaklaşımından farklı olarak inanç ve düşünce özgürlüğüne ulaşmanın ürünüdür.

Din ve tanrı merkezli kilise öğretisi, aydınlanma felsefesi ile geri plana itilirken, bu mücadelesiz olmadı. Bu nedenle 16. ve 17. yüzyılda ki Aydınlanma hareketi, Kilisenin toplum üzerindeki kontrolüne karşı mücedele ile gelişti. 18. yüzyıl aydınlanması İngiliz düşünür, John Locke (Jon Lok) ile başlar. Yine İngiliz düşünürü Candillac (Kondillek) ve Fransız düşünürleri Montesquiue (Monteskiyö), Voltaire (Volter), Jean Jacques Russeau (Jan Jak Russo) düşünce akımının önemli temsilcileridir. Fransız ve Amerikan devrimleri ve bunları izleyen yönetim biçimleri, toplumsal ve kültürel değişimler kökenlerini hep kilsenin doğmalarına, dayatmalarına karşı çıkan Aydınlanma hareketinden almıştır. Aydınlanma düşüncesinin bütün 19. yüzyıl boyunca süren gelişimi ayrıca günümüz düşüncesinin de temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Bu gelişim baştan beri kilisenin direnci ile karşılaştı. Aydınlanma Çağı, kilisenin bütün düşünce kalıplarını değiştirdiği için hem Fransız İhtilâli ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulması gibi önemli olayların meydana gelmesine neden olmuş, hem de daha sonraki dönemleri derinden etkilemiştir. Aydınlanma düşünürleri ve bilim adamları, insanın doğanın bir parçası olduğuna, aklıyla parçası olduğu bütünü kavrayabileceğine inanıyorlardı. Bunun sonucunda gözlem ve deneyler doğa bilimlerinin gelişmesine yardımcı oldu. Bu ise her defasında kilise ile çatışmalara yolaçtı. Kısacası çağdaş uygarlığa, birbirini tamamlayan, birbirini geliştiren bilimsel ve sanatsal gelişmelerin üst üste yükselmesiyle erişildi. Antik Çağda akıla ve bilime önem verilerek gelişen özgür düşünceye, Ortaçağda kalıplaşmış dogmatizim ve skolastizim egemen oldu.
Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans döneminde ise özgür düşünce Ortaçağın karanlığından kurtularak yeniden doğdu. Bir anlamda Antik çağdaki akıl, düşünce ve bilim uygarlık önündeki ortacağ, onun temel direği olan kilisenın gücüne saldırarak akışını sürdürdü. “Teolojik” insanın yerini “Estetik” insan ideali aldı. Matematik, astronomi, kimya, fizik, coğrafya, felsefe antropoloji gibi bilim alanlarında çok büyük gelişmeler oldu. Dünya merkezli görüş yerine güneş merkezli, görüş benimsendi. Bu dönem bilginleri insana doğayı keşfetme, doğa güçlerine egemen olma olanağı sağlayacak bilimsel yöntemler geliştirdiler. Rönesans’ın bir uzantısı ve tamamlaycısı olan Hümanizm ise temelinde insan değeri ve sevgisi olan bir düşüncedir. Hümanist görüşe göre, en değerli varlık insandır ve her şey onun içindir. Akılcılık, deneycilik, mutluluk, bilim ve doğa temellerine dayanın aydınlanma felsefesinde devlet kavramı kendiliğinden oluşan organik kutsal bir varlıktır. Aynı zamanda halkın hizmetinde olan bir kuruluştur. Ve devlet bireylerin ilerlemesi ve refaha kavuşturulmasını amaç edinmiştir. Üstelik din ile devlet işleri birbirine karıştırılmamalıdır. Aydınlanmacılar dine “akıl dini” diyorlardı ve bu, akla uygun, aklın benimsediği din demekti.
Eğitim ise giderek pragmatist bir şekil aldı. Bütün bunlar kilisenin dayatmalarına tamamen zıt idi.
Kiliseye karşı çıkanlar, sadece onun haksızlıklarına karşı değil, onun genel ruhani yapısına karşıda yazmış, çizmiş, kilisenin ideolojik politik temellerine, Hıristiyan dininin temel doğmalarına saldırmışlardır. Bütün reform hareketlerinde bunu görmek mümkündür. Galile’den beri bu böyledir. Bilim ve teknikteki bütün ilerlemeler her seferinde Kilisenin ruhani mevcudiyeti ile çatışma durumuna girmişlerdir. Bilimdeki icatlara karşı çıkanlar sokakta, kiliseye gitmeyen saf dindarlar değil, Kilisenin örgütlediği dinci kitlelerdir. Kiliseler arasındaki bölünme hizipleşme hareketleri onların bir bütün olarak reformların karşısında durmalarına engel olmamıştır. Müslüman ülkeler ise, aydınlanma hareketinin dışında kaldıklarından, mentalite alanında, kültürel alanda bu müşterek değer ve yargılara sahip olamamışlardır.
CAMİLER DEVRİNİN YENİDEN HORTLATILMASINA HAYIR!

Ortaçağı temsil eden, din merkezli sistemin sembollerinin yeniden Türkiye’nin ana gündemine oturtulması tesadüfi değildir. AKP’ nin başını çektiği post modern Osmanlıcılık, kültürde, sanatta, Osmanlının en güçlü olduğu dönemin sembolleri olan camileri, yüksek minareleri, oradan fışkıran ideoloji ve onu taşıyan devasa insanlar topluluğunu yeniden formasyona tutmaya devam ediyor.  Osmanlı padişahlık sistemine yaklaşmaya, başkanlık sistemi ile adım atmaya çalışan R.T. Erdoğan saray hazretleri, Taksim ve Çamlıca’ da arta kalan son yeşil alanları da İslam’ın betonuna dönüştürmeye kararlıdırlar. Dünyanın en büyük camisini kurma sevdası ile doğayı yabancılaştıran, ekosistemi yıkan bu sürece dur demenin zamanı gelmiştir.
”Sanki biz hiç yokmusuz, tepkimiz,duygularımız,dileklerimiz yokmuş gibi… Ne acı, bu ülkenin başbakanı 5600 İstanbul’u, Camlica’yi seven vatandaşını yok sayıyor,duymazdan geliyor, söylenenleri sadece ideolojik veya siyasi olarak değerlendiriyor… Biz Camlica’yi seviyoruz, yeşil kalmasını istiyoruz, koruluk, ağaçlik olsun,dogal kalsın…” ( Sibel Asna)
Cami, imam, hacı hoca takımının kültür depremine hayır demenin zamanı geldi. Ne Çamlıca, ne de Taksim’e cami istiyoruz!

İmza için buraya klikleyiniz
https://www.change.org/petitions/%C3%A7aml%C4%B1ca-tepesi-ne-30mart-ta-kazma-vurman%C4%B1za-r%C4%B1zam%C4%B1z-yok-bu-sizi-ilgilendirmiyor-mu-camlica?utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition

Sevgi ve Saygılarla
Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

Esin Duran,
Selda Suner,
N. Gök,
Sezer Aşkın,
Melahat Baykara,
Uğur Demir
Ismail B. Cenk,
Bedri Engin,
Selma Altuntaş,
Filiz Serin,
Nedim Serin,
Vedat Koçak,
Salih Birdal,
Mustafa Gur,
Hasan Zafer
Bahar Ünsal
Osman Bahar
Ayse bahar
Metin Maslak
H. Maslak
Dilek Solak
zeynep içkaya
Sevda maslak
Sercan Gezmiş
İpek Doğan
Nazım Doğan
Murat Doğan
esin erkan
Beyhan erdem
n. erdem
İsmail Deniz
Ayten BARAK
Ugur Birdal
Ahmet Tan
Yıldırım Kongar
Selma Kongar
Birol Aytekin
Hatice Gül
Ibrahim Erkin
Kemal erdem
Rıza Akdemir
Mehmet Coskun
Hüseyin demir
fethi killi
Yeliz Ender
Mustafa Ender
Ugur Basak
Kemal Dektaş
Ayten Ilkdal
Nuri Aktanır
Metin Koc
Sevgi Ender
Burhan Kulakçı
Oğuz Duran
Burcu Kanter
Aysel kanter
Erol kanter
Layla SOLGUN
Orkun Keskin
T. Vural
Oğuz şen
Nur Şen
Ismail çaykara
Burhan Orkal
D. Kahan
Seher Yıldız
Esra akkaya
Mehmet Uzan
Yeliz IŞIK
Seyhan İlknur
Osman Çekiç
esma yıldız
Murat Çetindal
Ali OkyarMusa Tekin
Aslı Birdal
Nazmi Doğan
İnci Gür
L. Okar
Mürsel Bozkır
Zeynep Şengül
Gülcan Iğsız
Murat Nidar
şemsi Kaya
Ayten Ekşi,
Eda leman
nermin ışıl
D. Polat
Kadir Erdem
Serdar OKTAY
Mehmet Özdemir
Mustafa Erkan
Nuri AKTAS
Emine AKTAS
O. Kadir Ergun
Metin Kurca
Sedat Isiklar
Filiz Bag
Kadir Baskale
Sevim Varlik
Hasan Mesut Akkaya
Necmi Guler
Erhan Isguz
Meral Okur
Bilge Okyaz.
Kemal Koç
L. Mirakoğlu
Oktay Kızılcık
Mehmet Yavuzgil
Erdal Polat
Hüsnü oktay
Ahmet tekin.
Semra Kaya
Mustafa Çiçek
Kayhan Göçkaya
Erdal Solgun
Mehmet Solgun
Esra Solgun
N. Altik
Oguz Karakış
Leyla Mert
Işık mert
D. Öksüz
Erdem Yılmaz
Ayse Eltan
S. Guner
M. Deniz Ok
Mehmet İnce
Huseyin Cinar
Meltem Cinar
Berk Cinar
L. Demirkaya
Huseyin Çilek
Ayten Irmak
D. Okdere
Ali Uskan
Berdan Temiz.
H. Baskale
Murat Gülay
Esra Gülay
Mustafa Akyol
A. jale Kol
M. Kol
Tamer Oktay
Aslan Burukoglu
I. Demir